Ana içeriğe atla

koş(-ama)mak

geçen gün koşuyorum ama nasıl koşmak bi' görsen.
kendime yetişemiyorum oysa kendime koşuyorum.
kendi kendime.

bi' yakalayabilsem alıp karşıma konuşucam.
geçen gün koşuyorum dediğim 2-3 aydır koşuyorum. 
böyle durmaya kalksam bi' daha bulamıcam gibi kendimi.

e durmuyorum tamam da yoruluyor insan.
iki üç enerjiye muhtaç kalıyor. 
tempoyu en kötü ihtimalle aynı tutmam lazım.
ama aklımı yerinde tutamıyorum,tempoyu kim kaybetmiş de ben bulayım. 

derin nefes alıyorum.
odaklanayım diyorum.
önce bi' nerdeyim bakmam lazım diyorum,
bakıyorum ki yerdeyim
yerlerdeyim,rezil rezil.

kendi içimde kendi kendime koşuyorum.
gören,duyan,anlayan yok tabi.
o sırada hayat da koşuyor dört nala.
e bi' yerde onu da yakalamak lazım.
kendimi alıp hayata koşmam lazım.

böyle bi' iman geliyor gibi oluyor.
insana değil de başka bi' şeylere sitem edesin geliyor. 
neden ben dersem daha dibe çökücem,
nasıl dersem daha çok kafam karışacak 
ya daha hızlı gidicem ya da daha da geride kalıcam
çok riskli.
boş ver koy gitsin düzelir elbet yorulurlar,
ben de kritik noktayı bulur yetişirim dedim bi' ara
ama demeseymişim keşke
fark açıldı yeni bi' rakip geldi.
bu sefer kendime değil de yeni olmak istediğim kendim girdi yarışa. 

hayır ben sonuca önem veren insanım,
ortada sonuç yok
yarış hala devam ediyor 
ben de debeleniyorum oralarda bi' yerlerde.

böyle ne bekliyorum biliyor musunuz?
kocaman bi' okyanusun içinde yolumu bulmaya çalışıyorum ya ben.
böyle sakin,kendimi bulup kendimle baş başa kalabileceğim bi' ada bulucam
okyanustayken beni sardığını fark etmediğim tuzların,
güneşle kurumasıyla onları görüp böyle bi' iyi hissedicem. 
aslında fark etmediğim ama bi' adım attığım zaman benimle olan bi' şeyleri görebilmek.
güzel bi' his olurdu yani.
paylaşmak istedim.







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

en büyük ceza.

bi' insana verilen en büyük ceza ne olabilir?
yalnızlık?
sevgisizlik?
aşk olmayan bir hayat?

bi' insana verilen en büyük ceza umutsuzluktur. umutsuz kalan bir insanın yapabileceği hiçbir şey yok. hiçsizliği umutsuzluk olarak benimser. umutsuzluk hiçsizliktir. ne uyanmaya,ne yaşamaya,ne yarına umut beslenmez. 

kaybedecek hiçbir şeyi olmayandan korkulur derler. kaybedecek bi' şeyi olmayan biri bile savaşa girmeyi ve onu kazanmayı umut eder. ama umutsuzsanız savaşa bile girmezsiniz. asıl zarar karşıdakine değil de hep kendinedir. kendine ihanet eder. kendinden vazgeçer.

siz hiç kendinizden vazgeçtiniz mi?
ama böyle bir iki fedakarlık yaptığınız aşk dolu maceralarınızdan bahsetmiyorum.
kendinizi karşıya koyup ona hoşçakal dediniz mi?
aşka,alkole,güneşe,insanlara değil de kendinize karşı umudunuzu yitirdiniz mi hiç?

o kadar şey yaşayıp,o kadar şey düşünüp,kendinizi tanıdığınızı zannedip asla dile dökemediğiniz oldu mu? konuşmaya çalıştıkça tüm kelimeler birbirine dolandı mı hiç?

yanlışlar…

hazine.

kimseyi istediğim gibi hayatımda tutamayacağımı kabullendim. 
herkesin kendi tercihleri olduğunu ve kimsenin yanımda olma mecburiyeti olmadığını anladım. kimseye mecbur olmadığımı, öyle ya da böyle yola devam etmem gerektiğini öğrendim.
atıyorum " x " kişisi hayatımdan çıktığında, yanımda kimse olmasa bile her şeye yeniden başladım. "hayatım güzel, o hayatımda olsa daha güzel olurdu ama değil" diye diye devam ettim. 
insanların damarına basıldığında bir şeylerin eksildiğini, ikna etmek yerine onu kaybetmeye başladığımızı fark ettim. birini kırk kere aradığınızda bunun verdiğiniz değerle değil de aslında kendi iç savaşımızla ve kendimizi yenmek istememizle alakalı olduğunu düşünmeye başladım. 
böyle böyle hayatıma ve kendime bir şeyler katmaya başlarken, arkasından duygularımı kontrol edebilmeye başladım. başlarda baya faydası vardı, iç huzuruma. uzun zamanlar geçti, hayatımdan insanlar gelip geçtiler. sonra bir gün mutlu olmam gereken, sevdiğim bir ortamda mutlu olmadığ…

takıntılıyım.

her ne kadar aksini iddia etsek de bilim ve topluma göre normal olmayan şeylere sahip olduğumuzda bu durum hoşumuza gidiyor. obsesif kompulsif problemi olanlar bundan her ne kadar nefret etse de bunun onu ön plana çıkardığını düşünüp bunu belirtip, kendisine daha farklı bakılmasını istiyor. 

takıntılarımız yani dikkat ettiğimiz ve bir şeyin kendimize göre olanını istiyor oluşumuz, bizi farklı yapıyor diye düşünüyoruz. bu yüzden bunu her fırsatta belirtme ihtiyacı duyuyoruz. bizim söylediğimiz şeye dikkat edilsin, e düzen de biraz buna göre olsun istiyoruz. her ne kadar bu durumdan kopmak istesek de aslında içten içe bundan hoşlanıyoruz. 

herkesin bir problemi var, genele baktığında kimse "normal" değil. bu sınırlar içinde mutlu olmaya çalışırken biriyle oturup muhabbet ettiğinizde konu takıntılara geldiğinde sorsan bir çok şeye dikkat eder, katı kuralları vardır ve bunların dışına çıkmaktan hiç hoşlanmaz ve o sınırlara girilmesine de izin vermez. ama hayatını dinlediğinde bir …