Ana içeriğe atla
Hiç vazgeçildiniz mi?
Hani sanki yaptığınız tüm o şeyler sanki bi toz parçasıymış da ağızdan çıkan ufacık bi kelimede uçup gitmiş gibi hissettiniz mi? 
Başa gelen çekilirmiş de başa gelmeden de bilinmezmiş,öyle derler.

Şansa bala mı yaşıyoruz dersiniz acaba? Tek bir hayatın var ve tüm kararların sana ait olması gerekiyor. Ama nasıl? Bu kadar çok müdahaleci insan varken bu kadar hayal gücüne sahipken ve bi' o kadar da caydırıcı tonlarca şey varken nasıl? Bu hayat nasıl bizim hayatımız oluyor? 

Bi' ton duygu değişimi arasında vermen gereken kararlar,yapman gereken görevler ve yaşaman gereken bi' hayat var. Heh tamam bu sefer her şey yolunda derken bi' anda yolun sonundaymışsın gibi. 

Şu olursa mutlu olurum derken o olunca mutlu olmamak? Bi' gününün bi' gününü tutması? Yalnız kalmak istemek yalnız kalınca sıkılmak? 

"Bu senin hayatın" derken acaba hayatına dair her şey mi hayat? Eğer buysa bu hayatta 6. hissi kuvvetli olanlar mı güzel bi' hayat yaşıyor yani? Doğru olduğunu hissettiği yolda ilerleyen ve bunu başaran kişi mi güzel hayata sahip?

Öyle şeyler yaşayıp öyle duygular hissediyorsun ki için ölüyor be. Nefes alıyorsun ama almasan daha iyi gibi. Yanıyor için,yandığı kadar içiyorsun. Yandıkça daha da içiyorsun,bi' süre sonra herkes bir olup senin içini içiyor. İçin içini yiyor bu benim hayatımsa neden böyle diyorsun. Cevap mı? Cevap yok.

Başa dönüyorum. SİZ HİÇ VAZGEÇİLDİNİZ Mİ? Sanmıyorum hayır diye bi' cevap çıkacağını. Bi' çok şeyden vazgeçtiğiniz gibi elbet bi' ara bi' şeyler de sizden vazgeçmiştir. Neden mi? Çünkü seçimler. Tüm seçimleriniz birbirini onaylaması gibi bi' olasılığı hesaplayacaksak benim matematik o kadar da iyi değil. Ama 2x2 de hepimiz aynı fikirdeyiz. 

Ben de vazgeçildim. İnsanlar tarafından,vücudum tarafından -artık eskisi kadar iyi yüzemiyorum sigara ve alkole kızmış olsa gerek- ama bazen de hayatım benden vazgeçmiş gibi hissetmiyor değilim, öldürmek değil de işkence etmeyi seviyor gibi. Haklı gibi aslında. Yere düşürdüğüm birini "heh bu düştü" diye bırakıp gitmem. Beni anladığını anlayana kadar can yakarım.

"Can yakmak" Bi' can nasıl yanar? Nasıl olur da başkasının söyleyeceği söz umrunda olmazken birinin söylediği tek söylediği söz sanki kalbini yerinden oynatırcasına can yakar? Oluyor işte kimisi de Allah'ın hikmeti diyip geçiyor. Geçiştiriyoruz bi' şekilde. Geçiştirdikçe yenisi geliyor,sonra bi' yenisi daha. Sonrasında birikiyor boğazında,yutkunamayacak gibi oluyorsun. Nefesini keseceklermiş gibi. Kesseler daha iyi ama kesmiyorlar. Gibi gibi yaşıyoruz,tam değil de gibi gibi. Hani mesela beni anlıyor musun? O aslında evet değil de gibi gibi. Seninle aynı fikirde olmasam da anlayabiliyorum gibi. 


Çok uzun oldu bu yazı. Uzun süren şeyler insanın canını sıkar. Uzun ömür,uzun sigara,uzun cümleler,uzun beklemeler.. Sonuç olarak vazgeçtiğiniz her şey için hayatınız sizden bi' parça bi' şey alır. O yüzden vazgeçilene dikkat etmek gerek. Önemsiz görülen tek bir noktalama işaretinin tüm anlamı değiştirmesi gibi.

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

en büyük ceza.

bi' insana verilen en büyük ceza ne olabilir?
yalnızlık?
sevgisizlik?
aşk olmayan bir hayat?

bi' insana verilen en büyük ceza umutsuzluktur. umutsuz kalan bir insanın yapabileceği hiçbir şey yok. hiçsizliği umutsuzluk olarak benimser. umutsuzluk hiçsizliktir. ne uyanmaya,ne yaşamaya,ne yarına umut beslenmez. 

kaybedecek hiçbir şeyi olmayandan korkulur derler. kaybedecek bi' şeyi olmayan biri bile savaşa girmeyi ve onu kazanmayı umut eder. ama umutsuzsanız savaşa bile girmezsiniz. asıl zarar karşıdakine değil de hep kendinedir. kendine ihanet eder. kendinden vazgeçer.

siz hiç kendinizden vazgeçtiniz mi?
ama böyle bir iki fedakarlık yaptığınız aşk dolu maceralarınızdan bahsetmiyorum.
kendinizi karşıya koyup ona hoşçakal dediniz mi?
aşka,alkole,güneşe,insanlara değil de kendinize karşı umudunuzu yitirdiniz mi hiç?

o kadar şey yaşayıp,o kadar şey düşünüp,kendinizi tanıdığınızı zannedip asla dile dökemediğiniz oldu mu? konuşmaya çalıştıkça tüm kelimeler birbirine dolandı mı hiç?

yanlışlar…

hazine.

kimseyi istediğim gibi hayatımda tutamayacağımı kabullendim. 
herkesin kendi tercihleri olduğunu ve kimsenin yanımda olma mecburiyeti olmadığını anladım. kimseye mecbur olmadığımı, öyle ya da böyle yola devam etmem gerektiğini öğrendim.
atıyorum " x " kişisi hayatımdan çıktığında, yanımda kimse olmasa bile her şeye yeniden başladım. "hayatım güzel, o hayatımda olsa daha güzel olurdu ama değil" diye diye devam ettim. 
insanların damarına basıldığında bir şeylerin eksildiğini, ikna etmek yerine onu kaybetmeye başladığımızı fark ettim. birini kırk kere aradığınızda bunun verdiğiniz değerle değil de aslında kendi iç savaşımızla ve kendimizi yenmek istememizle alakalı olduğunu düşünmeye başladım. 
böyle böyle hayatıma ve kendime bir şeyler katmaya başlarken, arkasından duygularımı kontrol edebilmeye başladım. başlarda baya faydası vardı, iç huzuruma. uzun zamanlar geçti, hayatımdan insanlar gelip geçtiler. sonra bir gün mutlu olmam gereken, sevdiğim bir ortamda mutlu olmadığ…

takıntılıyım.

her ne kadar aksini iddia etsek de bilim ve topluma göre normal olmayan şeylere sahip olduğumuzda bu durum hoşumuza gidiyor. obsesif kompulsif problemi olanlar bundan her ne kadar nefret etse de bunun onu ön plana çıkardığını düşünüp bunu belirtip, kendisine daha farklı bakılmasını istiyor. 

takıntılarımız yani dikkat ettiğimiz ve bir şeyin kendimize göre olanını istiyor oluşumuz, bizi farklı yapıyor diye düşünüyoruz. bu yüzden bunu her fırsatta belirtme ihtiyacı duyuyoruz. bizim söylediğimiz şeye dikkat edilsin, e düzen de biraz buna göre olsun istiyoruz. her ne kadar bu durumdan kopmak istesek de aslında içten içe bundan hoşlanıyoruz. 

herkesin bir problemi var, genele baktığında kimse "normal" değil. bu sınırlar içinde mutlu olmaya çalışırken biriyle oturup muhabbet ettiğinizde konu takıntılara geldiğinde sorsan bir çok şeye dikkat eder, katı kuralları vardır ve bunların dışına çıkmaktan hiç hoşlanmaz ve o sınırlara girilmesine de izin vermez. ama hayatını dinlediğinde bir …