Ana içeriğe atla

Kayıtlar

ondan, bundan ve sonrasında kendimden bir hayır gelmeyince kendim için başka bir yol aramaya başladım. herkesin kendince derdi olduğu halde neden ben bitik ve yitik yaşıyorum, başkaları nasıl mutlu olabiliyor sorusuyla başladı bu arayışım.

kitaplar aldım, videolar izledim ve onların söyledikleriyle kendi düşüncelerimi birleştirerek daha iyi nasıl olabilirim sorusuna yöneldim. en başında küçük şeylerle mutlu olmam gerektiğine inandırdı bu yaptıklarım. buna odaklandım, mutlu hissettim mi diye sorarsanız hayır hissetmedim. kimi zaman pes edip sonra başka bir şansım olmadığı için devam ettim. çünkü mutlu olmayı başaranlar da bunu söylüyordu, bir anda kabullenilecek bir şey değildi bu. 

her gün kendini iyi ve mutlu gibi hissettiğine kandırmaya çalışmaktı amaç. öyle olmasa bile bunu diretmekti önemli olan. çünkü sonrasında fark ettim, bir süre sonra kendime yaptığım ısrarlar beni daha iyi gibi hissetmeme sebep oldu. bir süre sonra yavaş yavaş kabullendiğimi fark ettim. 

kolay olmadı ama kolay …
En son yayınlar

doğruluktaki yanlışlık.

neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veremiyorum. eskilerde her şey daha netti. ya yanlıştı ya da doğru. ayakkabın pembeydi mesela. şimdi ise pembe değil,  vişne çürüğü, koyu pembe, çingene pembesi ya da toz pembe.

mesela normalde elma sevmediğinizi düşünün ama elmalı salata yediğinizde çok beğenebilirsiniz. yani sonuç olarak elmayı seviyor musunuz sevmiyor musunuz bunun cevabı asla net değil.

bir olayı da saf/ham olarak değerlendirmek imkansız. yalan söylemek normal olmaması gereken bir hareket mesela ama durum bazen öyle bir hale gelir ki yalan söylemek tek mantıklı hareket olur. bu durumda nasıl değerlendirme yapabileceğimizin bir ölçütü yok. iş tamamen vicdana ve hayat düşüncene kalıyor. 

sevmediğiniz biri sizden habersiz 2 dakikalığına kaleminizi almıştır, siz ise arkasından söylenir durursunuz mesela. bir de sevdiğiniz birinin bunu yaptığını düşünün o zaman belki bunun üzerine 1 saniye bile kafa yormazsınız. yani bu durum tamamen duruma, kişilere, zamana ve psikolojinize bağlı o…

takıntılıyım.

her ne kadar aksini iddia etsek de bilim ve topluma göre normal olmayan şeylere sahip olduğumuzda bu durum hoşumuza gidiyor. obsesif kompulsif problemi olanlar bundan her ne kadar nefret etse de bunun onu ön plana çıkardığını düşünüp bunu belirtip, kendisine daha farklı bakılmasını istiyor. 

takıntılarımız yani dikkat ettiğimiz ve bir şeyin kendimize göre olanını istiyor oluşumuz, bizi farklı yapıyor diye düşünüyoruz. bu yüzden bunu her fırsatta belirtme ihtiyacı duyuyoruz. bizim söylediğimiz şeye dikkat edilsin, e düzen de biraz buna göre olsun istiyoruz. her ne kadar bu durumdan kopmak istesek de aslında içten içe bundan hoşlanıyoruz. 

herkesin bir problemi var, genele baktığında kimse "normal" değil. bu sınırlar içinde mutlu olmaya çalışırken biriyle oturup muhabbet ettiğinizde konu takıntılara geldiğinde sorsan bir çok şeye dikkat eder, katı kuralları vardır ve bunların dışına çıkmaktan hiç hoşlanmaz ve o sınırlara girilmesine de izin vermez. ama hayatını dinlediğinde bir …

hazine.

kimseyi istediğim gibi hayatımda tutamayacağımı kabullendim. 
herkesin kendi tercihleri olduğunu ve kimsenin yanımda olma mecburiyeti olmadığını anladım. kimseye mecbur olmadığımı, öyle ya da böyle yola devam etmem gerektiğini öğrendim.
atıyorum " x " kişisi hayatımdan çıktığında, yanımda kimse olmasa bile her şeye yeniden başladım. "hayatım güzel, o hayatımda olsa daha güzel olurdu ama değil" diye diye devam ettim. 
insanların damarına basıldığında bir şeylerin eksildiğini, ikna etmek yerine onu kaybetmeye başladığımızı fark ettim. birini kırk kere aradığınızda bunun verdiğiniz değerle değil de aslında kendi iç savaşımızla ve kendimizi yenmek istememizle alakalı olduğunu düşünmeye başladım. 
böyle böyle hayatıma ve kendime bir şeyler katmaya başlarken, arkasından duygularımı kontrol edebilmeye başladım. başlarda baya faydası vardı, iç huzuruma. uzun zamanlar geçti, hayatımdan insanlar gelip geçtiler. sonra bir gün mutlu olmam gereken, sevdiğim bir ortamda mutlu olmadığ…
kocaman kalabalık ve sesinin duyulmaması 
ben bu yazıyı kahkahayla yazdım kimse katılmadı gülüşüme 

kocaman korkular ve vazgeçilmeyen özgüvenler
ben bu yazıyı karanlıkta yazdım kimse gelip ışığım olmadı

kocaman yalanlar ve doğru yaşanmaya çalışılan hayatlar
ben bu yazıyı samimiyetimle yazdım kimse inanmadı

kocaman kara bulutlar ve arkası görülmeyen yarınlar 
ben bu yazıyı dün yazdım bugün kimse okumadı 

ya uyudum uyanamadım ya da uyandım bir daha hiç uyuyamadım hatırlamıyorum
sorsan her şey güzeldi, yerli yerindeydi
ne zaman böylesine dağıttım her yeri bilmiyorum

ya çok içtim ayılamadım ya da ayıldım bir daha hiç içemedim 
demek ki o kadar sarhoş olmuşum ki şimdi hiçbir şeyin eski yerini bilmiyorum
neyi nereye koysam oraya ait değilmiş gibi
ben bile kendi yerimde değilmişim gibi 
göremediğim, ulaşamadığım yerlerde bile kendimi aradım 

sonra da kapıyı çekip çıktım 
ya da çıkamadım sıkışıp kaldım,
inan hatırlamıyorum.

belki önemlidir.

böyle aniden küçük bir farkındalık geliyor insana. 
bazı anların ne kadar önemli olduğuna,
bazı cümlelerin ne kadar anlamlı olduğuna dair.
öyle farklı hisle doluyor ki için bazen, canını takas edecek olsan yine de yaşamak istiyorsun o anı.
zaman kavramını sokunca olaya tat kaçıyor orada.
çünkü zaman bir çakmak gibidir.
yaşadığın an, yeni aldığın bir çakmaktır. 
zaman geçtikçe, çakmağın gazı bittikçe, ateşin etkisi azalır. 
uzun zaman sonra;
ya gazı biter, etkisi yok olur.
öyle kuytuda köşede unutulur.
ya da güneşin altında durur,
günden güne ısınır en sonunda da patlar. 
zarar verir.

tutundukların, inandıkların, yaşadıkların da bu şekilde yolunu bulur.
ya unutursun zamanla, değerini kaybederler;
ya da hiç beklemediğin bir anda deliye döndürür insanı.

ben kararsızım.
bir sözün, bir anın önemi hep hissedilmeli mi? bilmiyorum.
tek taraflı olması beni biraz üzer sanırım.
sen onca zaman o önemi koruyacaksın, bir sözü hayatının her anında taşıyacaksın
ama onun sahibinin umurunda bile olmayacak..
yoksa bu kadar ö…

en büyük ceza.

bi' insana verilen en büyük ceza ne olabilir?
yalnızlık?
sevgisizlik?
aşk olmayan bir hayat?

bi' insana verilen en büyük ceza umutsuzluktur. umutsuz kalan bir insanın yapabileceği hiçbir şey yok. hiçsizliği umutsuzluk olarak benimser. umutsuzluk hiçsizliktir. ne uyanmaya,ne yaşamaya,ne yarına umut beslenmez. 

kaybedecek hiçbir şeyi olmayandan korkulur derler. kaybedecek bi' şeyi olmayan biri bile savaşa girmeyi ve onu kazanmayı umut eder. ama umutsuzsanız savaşa bile girmezsiniz. asıl zarar karşıdakine değil de hep kendinedir. kendine ihanet eder. kendinden vazgeçer.

siz hiç kendinizden vazgeçtiniz mi?
ama böyle bir iki fedakarlık yaptığınız aşk dolu maceralarınızdan bahsetmiyorum.
kendinizi karşıya koyup ona hoşçakal dediniz mi?
aşka,alkole,güneşe,insanlara değil de kendinize karşı umudunuzu yitirdiniz mi hiç?

o kadar şey yaşayıp,o kadar şey düşünüp,kendinizi tanıdığınızı zannedip asla dile dökemediğiniz oldu mu? konuşmaya çalıştıkça tüm kelimeler birbirine dolandı mı hiç?

yanlışlar…